hani ıssız bir yoldan geçerken
hani bir korku duyar da insan
hani bir şarkı söyler içinden işte öyle bir şey
hani eski bir resme bakarken
hani yılları sayar da insan
hani gözleri dolar ya birden işte öyle bir şey
işte öyle bir şey...
hani yıldızlar yanıp sönerken
hani bir yıldız kayar da insan
hani bir telaş duyar ya birden
işte öyle bir şey
işte öyle bir şey
işte öyle bir şey...
Yazımı kaleme almadan önce ne hikmetse yukarıdaki mısralar dilimin ucunda dolaşıyordu. Yazacağım konuyla ne alakası var dedim. Sonra bu sözleri kâğıda döktüm.
Bu sözleri insanın kendiyle hesaplaşması, geçip giden ömrün birkaç duygudan ibaret olması şeklinde algıladım.
İnsan duygudan duyguya sürüklenince devinimini kendi içinde yaşıyor da, birazcık medyatik olduğu zaman, topluma hitap ettiği zaman o topluma de bir duygu rüzgârı veriyor. Gündem belirlemek bu olsa gerek.
Anayasada yapılacak değişikliğe hayır çoğunluğu çıkması halinde, hükümetin güvenoyu alamaması ve dolayısıyla erken seçim kaçınılmazlığı olunca, sömürü siyaseti maalesef yine başladı.
Ancak ben diyorum ki dünü yargılamak kolay. Bugünü yargılamak yürek ister…
Bir kısmın, Filistin halkı için gözyaşları sel olurken, işçi sınıfının, çalışanın, emekçinin, dar gelirlinin gözyaşları yitip giden geleceklerinin peşinde sel oluyor. Tükenmişliğin, çağdaş köleliğin esiri olan emekçi sınıfı bir nevi kader mahkûmu olmuş.
Dışişleri Bakanı Kudüs’te Cuma namazı kılma fantezileri yaparken, bir kardeş kavgasına son veremeyen hükümet her türlü toplantıda, teröre kurban verdiğimiz şehitlerimiz hariç ideolojilerine uygun konularda zırıl, zırıl ağlarken, şehitler ana babalarının kucağında usulca gömülüyor.
Bu hükümet sözde eskiden yaptığımız bütün hataların altını çiziyor. Atatürk’ün sözde en büyük hatasının da altını çizdi. Sembolik bir şekilde dört bakan ve bir başbakan İkinci Abdülhamit’in torununun tabutunu taşıdı. Demek ki Atatürk yanlış yapmış. Demek ki Osmanlı soyu koruma altında olmalıymış. Saygı devam etmeliymiş.
Otuz yıl önce yapılan idamlar vesilesiyle TSK’ni ve yargıyı kamuoyunun önünde suçlayan bu hükümetten ne beklenir ki…
Kime şirin olmayı düşünüyorlar. Devrimcilere mi, Kürtlere mi?
Başbakan zahmet etmesin bu ülkenin kürdü de, devrimcisi de bunları aştı artık…
Türk Silahlı Kuvvetlerinin hiyerarşisini yok etme eğiliminde olanlar, bilinçli olarak, TSK çalışanları arasında uçurumlar yaratmış ve bunu yaparken de çalışanlarının bir kısmını bu oyuna ortak etmiştir. Orta çağda olduğu gibi asalet kapmak isteyen askerler alt rütbelerden uzaklaşmışlardır. Ruhban sınıfının güçlenmesine çok küçük menfaatler uğruna ses çıkarmamaktadırlar. Biliyoruz ki Müslümanlıkta ruhban sınıf yoktur. Ancak Diyanet İşlerine tanınan bütçe olanakları ve imamlara özlük haklarında sık, sık yapılan iyileştirmeler, yeni bir gücün doğmasına neden olmaktadır. Bu gücün adının ruhbanlık olduğunu söylemek zor olmasa gerektir.
Düne ağlayanların şunu hiç unutmamaları gerekir. Biz daha sonra bu günler için çok ağlayacağız.
Atatürk gençliğe hitap ettiğinde ülkenin şartlarını söylüyordu. Yani ihaneti, koltuk ve iktidar hırsını, menfaati, gücü görmüş ve vatanseverliğin ne demek olduğunu bilen Atatürk bu döngünün yine yaşanacağını muhakkak ki, hiç kuşkum yok ki biliyordu.
Muhtaç olduğumuz kudretin asaletle alakalı olduğunu hatırlatmak isterim. Saygılarımla…
ERDAL GÜNŞER/ emekliassubaylar.org